Bazı sorular vardır; akademik bir dille değil, tam da mutfakta çay koyarken, arabada kırmızı ışıkta beklerken ya da gece yastığa başımızı koyduğumuzda aklımıza gelir. “Neden eşimle konuşurken hemen geriliyoruz?”, “Daha 20’li yaşlarda niye unutkan oldum?”, “Sınavda bildiğim şeyi neden bir anda hatırlayamıyorum?” İşte bu röportajda, gündelik hayatın içinden gelen o sahici soruları Prof. Dr. Kürşat Şahin Yıldırımer’e yönelttim.

İlişkilerden genç yaşta unutkanlığa, sınav paniklerinden yardım alma eşiğine kadar pek çok başlığı konuştuk. Sohbet boyunca özellikle insanların internette sıkça arattığı başlıkları da dikkate aldık; çünkü artık birçok kişi çözüm aramaya bir uzman kapısını çalmadan önce arama motoruna “ne oluyor bana?” diye sorarak başlıyor.

Hocam, evde aslında büyük bir kavga yok ama iki cümle sonra ortam geriliyor. Evlilikte iletişim sorunları tam olarak böyle mi başlıyor?

Evet, çoğu zaman iletişim sorunları büyük krizlerle değil, küçük kırılmalarla başlar. Bir taraf kendini duyulmamış hisseder, diğer taraf sürekli eleştirildiğini düşünür. Sonra konu bulaşık, misafirlik, çocuk, para ya da telefonla fazla vakit geçirmek gibi görünse de altta asıl mesele şudur: “Ben bu ilişkide gerçekten görülüyor muyum?” Evlilikte iletişim sorunları dediğimiz şey, çoğu zaman söylenen cümleden çok, o cümlenin karşı tarafta bıraktığı duygusal izdir.

Günlük hayatta çiftler genellikle çözüm konuştuğunu sanır ama aslında savunma yapıyordur. Biri “Ben yoruldum” der, diğeri “Ben de yoruluyum” diye cevap verir ve konu bir empati alanı olmaktan çıkar, karşılaştırmaya dönüşür. O yüzden sağlıklı iletişim önce haklı çıkmayı değil, anlamayı hedeflemelidir. Çiftlerin birbirine “Sen niye böylesin?” yerine “Sana ne oluyor olabilir?” diye yaklaşması, ilişkinin tonunu ciddi biçimde değiştirir.

Eşlerden biri sürekli “Beni dinlemiyorsun” diyorsa, bu gerçekten dinlememek mi yoksa anlaşılmamak mı?

Çoğu zaman mesele işitmek değil, duyguyu taşıyamamaktır. İnsanlar kelimeleri duyar ama duyguyu karşılamazsa karşı taraf yine yalnız hisseder. Mesela biri “Bugün çok zorlandım” dediğinde, hemen çözüm sunmak bazen iyi niyetli görünür; fakat kişi o an çözüm değil, duygusunun kabul edilmesini istiyor olabilir. Bu nedenle “Seni dinliyorum” demek yetmez, bazen “Bunun sende ağır bir şey bıraktığını hissediyorum” diyebilmek gerekir.

Evlilikte en çok görülen kopuşlardan biri de budur: Taraflar aynı salonda, hatta aynı koltukta oturur ama duygusal olarak birbirine ulaşamaz. Bu yüzden aktif dinleme çok kıymetlidir. Göz teması kurmak, söz kesmemek, hemen savunmaya geçmemek ve son cümleyi özetleyerek geri vermek bile ilişkiyi yumuşatır. Bazen çiftler, küçük bir üslup değişikliğinin aylar süren gerginliği azalttığını fark ederek şaşırıyor.

Genç yaşta unutkanlık yaşayan biri hemen “Bende ciddi bir problem var” diye düşünmeli mi?

Hayır, hemen en kötü senaryoya gitmek doğru değil. Genç yaşta unutkanlık çok sık biçimde uykusuzluk, yoğun stres, zihinsel yük, sürekli ekran maruziyeti ve aynı anda fazla şeye yetişmeye çalışmakla ilişkilidir. Beyin, sürekli alarm halindeyse bilgiyi düzenlemek yerine sadece günü kurtarmaya çalışır. Bu durumda kişi anahtarını nereye koyduğunu, birine ne diyeceğini ya da biraz önce okuduğu paragrafı unutabilir.

Burada önemli olan unutkanlığın örüntüsüdür. Son dönemde mi başladı, artıyor mu, işlevselliği belirgin etkiliyor mu, dikkat dağınıklığıyla mı birlikte gidiyor? Eğer unutkanlıkla beraber yoğun kaygı, çökkünlük, uyku bozukluğu ya da gündelik yaşamda belirgin performans düşüşü varsa, bunu sadece “yorgunluk” diye geçiştirmemek gerekir. Zihin bazen, yükünün arttığını unutkanlık üzerinden haber verir.

Telefon elimizden düşmüyor; bir yandan mesaj, bir yandan video, bir yandan ders… Bu düzen unutkanlığı artırır mı?

Kesinlikle artırabilir. Çünkü dikkat dediğimiz şey sınırsız bir kaynak değil. Zihin sürekli bölündüğünde, bilgi kısa süreli temas kuruyor ama derin işlenemiyor. Siz bir metni okuyorsunuz, araya bildirim giriyor, sonra tekrar dönüyorsunuz; aslında gözünüz metni görüyor ama beyin onu tam anlamıyla kaydetmiyor. Sonra kişi “Ben bunu okumuştum ama aklımda kalmamış” diyor.

Bu durum özellikle gençlerde “unutkan mıyım, yoksa odaklanamıyor muyum?” sorusunu çok sık gündeme getiriyor. Aslında çoğu zaman mesele hafızadan önce dikkat yönetimidir. Günde birkaç kez telefonsuz çalışma aralığı oluşturmak, bildirimleri kapatmak, tek işe odaklanmak ve uyku düzenini toparlamak zihinsel performansta sanıldığından daha hızlı fark yaratır. Beyin, dağınık yaşandığında dağınık çalışır.

Sınav anında panik başlayınca ilk bir dakikada ne yapmak lazım? Yani öğrenci tam o sırada ne yapsın?

İlk yapılacak şey, paniği yenmeye çalışmak değil, bedeni yeniden düzenlemektir. Çünkü sınavda panik hali geldiğinde önce düşünce değil, fizyoloji bozulur. Kalp hızlanır, eller terler, nefes sıklaşır ve beyin bunu “tehlike var” diye yorumlar. O anda öğrenci kendine “Şu an panik oluyorum ama bu geçici” diyerek kısa bir iç yönlendirme yapmalı, sonra 4 saniye nefes alıp 6 saniye vererek birkaç tur nefesi uzatmalıdır.

İkinci adım ise soruya değil, kontrol edebildiği en küçük şeye dönmektir. Kalemi tutuşu, oturuşu, ayak tabanının yere teması, kitapçığın ilk kolay sorusu… Zihin panikteyken “Ya yapamazsam?” diye geleceğe kaçar; öğrenci onu tekrar şimdiye getirmelidir. Panik anında başarıyı düşünmek değil, sistemi stabilize etmek gerekir. Performans çoğu zaman sakinleşmenin ardından zaten geri gelir.

Çok çalışan öğrenciler bazen “Evde yapıyordum, sınavda beynim boşaldı” diyor. Beyin gerçekten o anda kitlenir mi?

Evet, bu his oldukça gerçektir. Yoğun kaygı altında çalışan beyin, bilgiyi geri çağırma kapasitesinde zorlanabilir. Öğrenci konuyu bilmediği için değil, tehdit algısı yükseldiği için erişmekte güçlük yaşar. Yani bilgi tamamen kaybolmaz; sadece kısa süreliğine ulaşılması zor bir çekmeceye konmuş gibi olur. Bu yüzden “Ben mahvoldum” düşüncesi paniği daha da büyütür.

Burada öğrencinin kendine karşı dili çok önemlidir. “Her şeyi unuttum” yerine “Şu an zorlanıyorum, birazdan açılacağım” diyen öğrencinin sinir sistemi daha hızlı toparlanır. Ayrıca deneme sınavlarını gerçek saate yakın çözmek, sınav anı provası yapmak, süre baskısına alışmak ve sadece konu çalışmak değil, sınav psikolojisini de çalışmak gerekir. Çünkü sınav başarısı bilgi kadar sinir sistemi yönetimiyle de ilgilidir.

Bazen insan ilişkide de derste de “Ben niye bu kadar çabuk geriliyorum?” diye soruyor. Bu hızlı yükselen iç basınç nereden geliyor?

Bunun arkasında çoğu zaman birikmiş stres, bastırılmış duygu ve yetersiz dinlenme vardır. İnsan sadece yaşadığı olaya tepki vermez; geçmişten taşıdığı yükle de tepki verir. O yüzden küçük bir söz, küçük bir başarısızlık ya da küçük bir gecikme beklenenden büyük bir öfke ya da panik yaratabilir. Aslında kişi o ana değil, toplam yorgunluğuna tepki veriyordur.

Bu nedenle duygu yönetimi sadece “sakin ol” tavsiyesiyle çözülemez. Kişinin bedensel yorgunluğu, uyku kalitesi, iç konuşmaları, ilişki yükü ve kendine tanıdığı alan birlikte değerlendirilmelidir. Bazen insanlar kırılgan oldukları dönemde en çok da kendilerine sert davranır. Oysa ruhsal dayanıklılık, duyguları bastırarak değil, onları fark edip düzenleyerek güçlenir.

Anne babalar da çok soruyor; “Çocuğum bir şey anlatmıyor, ergen oldu iyice içine kapandı.” Bu her zaman alarm mı?

Her içe kapanma patolojik değildir; ergenlik zaten kimlik inşasının yoğun yaşandığı bir dönemdir. Ancak uzun süren geri çekilme, belirgin öfke patlamaları, uyku ve iştah değişiklikleri, okul performansında ciddi düşüş, sosyal hayattan kopma gibi belirtiler varsa dikkat etmek gerekir. Çocuk ya da genç bazen “Ben kötüyüm” diyemez; bunu davranışıyla gösterir.

Ailelerin en sık yaptığı hata, iletişimi sorguya çevirmektir. “Ne oldu?”, “Niye böylesin?”, “Bizim zamanımızda böyle miydi?” gibi cümleler gençte kapanmayı artırabilir. Daha iyi bir yaklaşım, yargılamadan yanında kalmaktır. Bazen sohbet arabada yan yana giderken, bazen mutfakta bir şeyler hazırlanırken daha rahat açılır. Gençler çoğu zaman baskı altında değil, güvende hissettiklerinde konuşur.

Sosyal medyada herkes mutlu, fit, başarılı ve romantik görünüyor. Bu kıyas hali hem evliliği hem ruh halini gerçekten bozuyor mu?

Evet, çünkü insan zihni gördüğü görüntüyü çoğu zaman seçilmiş bir vitrin olarak değil, hayatın bütünü gibi algılayabiliyor. Başkalarının özenle düzenlenmiş anlarını kendi dağınık gerçekliğimizle kıyaslamak, yetersizlik duygusunu büyütür. İlişkilerde de benzer bir etki var; çiftler bazen kendi bağlarını, başkalarının sosyal medyada sergilediği romantik karelerle ölçmeye başlıyor.

Oysa sağlıklı ilişki, kameraya iyi çıkan ilişki değildir. Gerçek yakınlık; konuşabilmek, susabilmek, kırıldığında onarabilmek ve zor günlerde birbirinin yanında kalabilmektir. Sosyal medya kıyası arttıkça kişinin kendi hayatıyla teması azalır. Bu yüzden dijital içerik tüketiminde bilinçli sınırlama, ruh sağlığı açısından artık lüks değil, temel hijyen alanlarından biri haline geldi.

İş İnsanı Adem Özen’den Down Sendromlu Çocuklara Anlamlı Destek
İş İnsanı Adem Özen’den Down Sendromlu Çocuklara Anlamlı Destek
İçeriği Görüntüle

İnsan hangi noktada “Ben bunu tek başıma aşamıyorum, destek almalıyım” demeli?

Eğer yaşadığınız durum birkaç günün ötesine taşmışsa, tekrar tekrar aynı döngüye giriyorsanız ve bu hal iş, okul, ilişki ya da günlük düzeninizi bozuyorsa profesyonel destek düşünmek gerekir. Yardım almak, zayıflık göstergesi değil; sorunu ciddiye alacak kadar sorumluluk sahibi olmaktır. Özellikle ilişkide sürekli aynı yerden kavga ediyorsanız, unutkanlık ve kaygı işlevselliğinizi düşürüyorsa ya da sınav stresi bedensel belirtiler yaratıyorsa bunu ertelememek gerekir.

Bugün pek çok kişi önce internetten araştırma yapıyor; kimi İzmir Psikolog ve Terapi Hizmetleri diye aratıyor, kimi kendine uygun bir izmir terapist arıyor. Burada önemli olan sadece hızlı randevu bulmak değil; uzmanlık alanı, yaklaşım biçimi, güven duygusu ve sizin ihtiyacınıza uygunluk gibi unsurları birlikte değerlendirmek. Doğru destek, sadece konuşmak değil, yapılandırılmış bir iyileşme sürecine girmek demektir.

İnsanlar yardım ararken bir yandan da çok pratik düşünüyor; “Seans bana uygun olur mu, bütçemi zorlar mı?” diye soruyor. Ücret konusu neden bu kadar belirleyici hale geldi?

Çünkü terapi artık soyut bir kavram değil; insanlar gündelik yaşam planının içine koymaya çalıştığı gerçek bir destek biçimi olarak görüyor. Bu yüzden seans sıklığı, ulaşım, online görüşme olup olmaması ve bütçe doğal olarak gündeme geliyor. Ancak burada önemli bir ayrım var: Sadece izmir psikolog fiyatları üzerinden karar vermek, bazen kişinin kendi ihtiyacına uygun uzmanı gözden kaçırmasına neden olabilir.

Terapi süreci bir ürün satın almak gibi değerlendirilmemeli. Evet, ekonomik taraf önemlidir; fakat asıl belirleyici olan, kişinin hangi konuda destek aradığı ve karşısındaki uzmanın bu alandaki yaklaşımının ona uyup uymadığıdır. Bazen daha düşük ücretli ama size uygun olmayan bir süreçten verim alamazsınız; bazen de doğru eşleşme sayesinde çok daha kısa sürede anlamlı ilerleme kaydedersiniz. Yani karar sadece ücret değil, uygunluk temelinde verilmelidir.

Son olarak, internette bu kadar bilgi varken insanlar kimi dinleyeceğini şaşırıyor. “İzmir’de psikolog önerisi” aratan birine siz ne söylersiniz?

Öncelikle öneri aramak çok doğal; çünkü insan ruh sağlığı söz konusu olduğunda güvenmek ister. Fakat yalnızca popülerlik, sosyal medya görünürlüğü ya da birkaç yorum üzerinden karar vermek yeterli değildir. Kişi kendi ihtiyacını netleştirmeli: Ben ilişki sorunu için mi, sınav kaygısı için mi, unutkanlık ve dikkat dağınıklığı için mi, yoksa daha genel bir duygusal yük için mi destek arıyorum? Doğru uzmanı bulmanın ilk adımı, doğru soruyu sormaktır.

Bu nedenle internette izmirde psikolog önerisi arayan birine, sadece isim listesi değil; uzmanlık alanına, yaklaşım diline, içerik üretim biçimine ve danışanda uyandırdığı güven hissine bakmasını öneririm. Çünkü terapi, bilgi kadar ilişki işidir. Kişi kendini anlaşılmış, ciddiye alınmış ve yargılanmadan dinlenmiş hissediyorsa, o süreç çok daha sağlam bir zeminde ilerler.

Gazeteci notu: Bu söyleşiden geriye bende kalan en net cümle şu oldu: İnsan bazen sorunun adını koyamadığı için daha çok yoruluyor. Oysa doğru soruyu sormak, çoğu zaman iyileşmenin ilk adımı. İster evlilikte iletişim sorunları, ister genç yaşta unutkanlık, ister sınav anında yükselen panik olsun; meselenin “abartmak” değil, fark etmek olduğu çok açık.

Ve belki de en önemlisi şu: Günlük hayatta normal sandığımız birçok zorlanma, aslında daha yakından bakılmayı hak ediyor. Çünkü iyi olmak, sadece büyük krizler çıktığında değil; küçük sinyalleri de ciddiye aldığımızda mümkün hale geliyor.